الجن
Sözlükte
“örtmek, örtünmek, gizli kalmak” anlamındaki cenn kökünden türeyen bir isim
olup tekili olan cinnî “örtülü ve gizli şey” mânasına gelir. Terim olarak
“duyularla idrak edilemeyen, insanlar gibi şuur ve iradeye sahip bulunan, ilâhî
emirlere uymakla yükümlü tutulan ve mümin ile kâfir gruplarından oluşan varlık
türü” anlamına gelir. Cinlerin atalarına cân adı verilir. Gūl, ifrit gibi
çeşitli türlerden oluştuğu kabul edilen cinler eski Araplar’da bazan hin
kelimesiyle ifade edilmiştir. Farsça’da cin karşılığında perî ve dîv kelimeleri
kullanılır. Bazı şarkiyatçılar cinin Latince kökenli genie veya genius
kelimelerinden Arapça’ya geçtiğini öne sürmüşlerse de İslâm âlimleri bu
kelimenin Arapça asıllı olduğunda görüş birliği içindedir. Kök anlamı ve çeşitli
türevleri dikkate alındığı takdirde bu görüşün daha isabetli olduğunu söylemek
mümkündür. Nitekim şarkiyatçıların bir kısmı da buna katılmaktadır (Watt, s.
62). Cin kelimesinin melekleri de kapsayacak şekilde insan türünün karşıtı olan
görünmez varlıklar için kullanılan genel bir anlamı da vardır. Kur’ân-ı
Kerîm’de İblîs’in melekler arasında zikredilmesi (el-Bakara 2/34) bundan
kaynaklanmaktadır. “Görünmeyen varlık” anlamında her melek cindir, fakat her
cin melek değildir. Bununla birlikte İslâm âlimleri meleklerin cinlerden ayrı
bir tür olduğunu belirterek cin kelimesinin insan ve melek dışındaki üçüncü bir
varlık türünün adı olarak kullanılması gerektiğini belirtmişlerdir (Râgıb
el-İsfahânî, el-Müfredât, “cin” md.).
DİNLER
TARİHİ. İnsanlar tarih boyunca Tanrı dışında görülmeyen, olağan üstü başka
varlıklara da inanmışlar, çeşitli devirlerde ve coğrafî bölgelerde bu
varlıkların iyilerine ve kötülerine değişik isimler vermişlerdir. Bunlar bazan
tanrılaştırılmış veya ikinci dereceden tanrısal varlıklar olarak görülmüş,
bazan da insanî özellik ve nitelikler içinde düşünülmüş, Yahudilik ve
Hıristiyanlık’ta bile birbirine karıştırılmıştır. İslâm dininde Allah, melek,
şeytan, cin ve peygamberin nitelikleri ve fonksiyonları tam olarak belirlenmiş
olduğundan bir karışıklığa meydan verilmemiştir. Cinlerin mahiyetleri, değişik
varlık kalıplarına girerek görünmeleri, barındıkları yerler, insanlarla
münasebetleri, iyi veya kötü tesirleri, adlandırılmaları çeşitli ülkelerin dinî
ve din dışı literatürlerinde geniş bir yer tutar.
Eski
Asurlular ve Bâbilliler arasında toplumun her kesiminde kötü ruh ve cinlere
inanılırdı. Bâbilliler bu inançları Sumerler’den aldıklarından bu hususta
kullandıkları kelimeler de Sumerce idi. Asurlular’ın edimmu dedikleri kötü
ruhlar, öldükten sonra kendileri için âyin yapılmaması ve yeterli takdime
sunulmaması yüzünden dünyaya geri döndüğüne inanılan ölü ruhları idi. Bunların
insanlara musallat olduklarına inanılmış ve uzaklaştırılmaları için çeşitli
çarelere başvurulmuştu.
Asurlular’da
ve diğer Sâmî kökenli kavimlerde yaratılışları insanlardan farklı olan cinlerin
değişik sınıfları bulunmaktaydı. Bunlardan utukku denilen bir grup çölde tuzak
kurup insanlara musallat olmak için bekleyen, denizde, dağda, mezarlıkta
yaşayan kötü ruhlardan oluşmaktaydı. Gallû denilen ve daha az tanınan diğer bir
grup da görünüşte cinsiyetsiz cinlerden meydana gelmekteydi. Rabisu adı verilen
başka bir cin sınıfının gizlice dolaşıp insanlara tuzak kurduğuna inanılırdı.
Ayrıca labartu denilen dişi cinlerin de içinde yer aldığı üçlü bir cin grubunun
zararından özellikle çocukları korumak için boyunlarına afsunlu tabletlerden
muska asılırdı. Sâmî kavimleri arasında insana benzemeyen bu cin sınıflarından
başka bir de yarı insan görünüşündeki cinlere inanılmaktaydı. Birer canavar
olarak göründüğüne inanılan bu cinler lilu, lilitu, ardat lili diye üç sınıfa
ayrılırdı. Bunların ilki erkek, diğerleri ise dişi cinler kabul edilirdi.
Eski
Mısırlılar’da, Asurlular veya Hintliler’de olduğu kadar çok sayıda ve çeşitte
cin görülmez. Asya dinlerindeki insan azmanı cinler Mısırlılar’da yoktur. Eski
Mısır dinindeki telakkiye göre cinler genellikle yabani hayvan, yılan ve
kertenkele gibi sürüngen veya kara vücutlu insan şeklinde yaratıklar olup
Re’nin düşmanları sayılırdı. Ölüler Kitabı’nda anlatıldığına göre özellikle
yılan, timsah ve maymun şeklindeki cinler öteki dünyaya sık sık gidebilirdi.
Gökle ilgili cinler kuş şeklindedir. Eski Mısır halkı cinlerin delilik, sara
gibi hastalıklara sebep olduklarına, büyücülerin cinleri kullanarak insanlara
korkunç rüyalar gösterdiklerine, insanlara ve hayvanlara zarar verdiklerine
inanırlardı.
Eski
Yunanlılar’da daimon ikinci derecede tanrılara verilen bir isimdi. Yunan
mitolojisinde bu kelime insan üstü varlıklar için kullanılır. Ancak daimonlar
da insanlar ve melekler gibi Tanrı tarafından yaratılmış, iyisi kötüsü bulunan
varlıklar olarak görülmüştür. Batı dillerinde cin için kullanılan demon
kelimesi, Tanrı ile insan arasında aracılık yapan yarı tanrı bir varlık
anlamında Ortaçağ sonlarının Latince’si yoluyla Yunanca daimondan gelmiştir.
Homer bu kelimeyi theos ile eş anlamlı olarak kullanır.
Greko-Romen
devresinin sonlarında daimon Latince genius gibi genellikle yarı tanrı, yarı
insan yahut ikinci dereceden ruhlar, özellikle çiftlik ve evleri, malı mülkü
koruyan ruhlar için kullanıldı. Daha sonra kelimenin anlamı değişikliğe uğradı
ve insanları tâciz eden, onları bedenî veya zihnî zarara uğratan, fenalığa iten
kötü ruhları ifade etmeye başladı. “Yetmişler” çevirisinde, Ahd-i Cedîd’in ilk
şeklinde ve kilise babalarının yazdıklarında bu kelime şeytanî tabiatlı şey,
kötü ruhlar, Vulgat’ta ise kötü ruhlar yanında putperestlerin putları ya da
tanrıları için kullanılmıştır. Eski Roma’da genius (müennesi juno) kelimesi
uzun bir gelişmeden sonra bazan ruhu, bazan da ölülerin ruhlarını ifade etmeye
başladı; nihayet bu kelime evi ya da yeri koruyan cin için kullanıldı.
Eski
Slavlar’ın ruhlara ve cinlere olan inançları günümüze kadar gelmiştir. Bu
varlıklar rüya, hastalık, ev ve tabiatla ilgiliydiler. Eski Keltler’de iyi veya
kötü tabiatlı cinlere inanılırdı. Bunlar mağaralarda, çukur yerlerde,
ormanların derinliklerinde yaşayan varlıklardı. Eski Cermenler’de ruhlar ve
ruhlara benzeyen varlıklar, hortlaklar arasında tam bir ayırım yapmak güçtür.
Cermen mitolojisinde ölü ruhları yanında rüya ve trans halinde insandan ayrılıp
başkasına zarar veren ruhlardan da söz edilir. Evi koruyan ruhlar, ırmaklarda,
çaylarda, kuyularda, ormanlarda, dağların içinde veya üstünde yaşayan cinnî
varlıklar da onların inançları arasındadır. Bu ruhlar ve cinler yağmur, şimşek
ve gök gürültüsüne sebep olurlar.
Batı’da
olduğu gibi Doğu’da da ruhlar ve cinler konusu her zaman önemini korumuştur.
Çinliler’de kuei (cinler) ve shen (ruhlar veya tanrılar) telakkisi bütün Çin
görünmezler âlemini kapsar. Kuei, ölünce görünen âlemden görünmeyen aleme
gitmiş insan ve hayvan ruhlarıdır. Bunların yaşayanları aldatmak, zarara sokmak
için insan yahut hayvan şekline girebileceklerine inanılır. Ayrıca dağlar,
ırmaklar, kayalar, ağaçlar vb. yerlerde oturan ya da onlarla irtibatlı olan
tabiat üstü varlıklar da kuei kelimesiyle ifade edilir. Çin folklor ve
literatürü cinlerin ve ruhların yaptıklarıyla doludur. Bu korkulan varlıklarla
ilgili inançlar geniş çapta taoizm kaynaklıdır. Bununla beraber Budizm Çin’e
gelince bu dindeki görünmeyen iyi ve kötü varlıklar inancı da buna eklenmiştir.
Çinliler cinlerin her yerde bulunduğuna, onların ölüleri
canlandırabileceklerine, mezarları, yol kavşaklarını ve akrabalarının evlerini
sık sık ziyaret ettiklerine inanırlar. Onlara göre cinlerin bir kısmı Yen-lo
Wang’ın emrinde cehennemde ölülerin cezalandırılmasında görevli olarak o
âlemde, bir kısmı gökte, bir kısmı da ancak geceleyin gözükerek insanlar
arasında yaşarlar. Çin’de özellikle taoist rahipleri cinlerin kötü etkilerinden
korunmak için muskalar, tılsımlar, afsun ve tütsüler, okuma ve üflemelerle ve
bazı tâlimatlarla tedbirler alırlar. Birçok zihnî ve bedenî hastalık cinlerden
bilinir. Cin zaptetme, talihin açılması için ata ruhları ve iyi ruhlarla
haberleşme yaygındır. Çin’de taoist ve Budist halk mâbedleri bu gibi işleri
rahiplerin yürüttüğü merkezler olarak kullanılır. Konfüçyüsçülük böyle
faaliyetlere karşı çıkmıştır.
Japonlar’da
da görünmeyen varlıklar, hayvan ve insan ruhları, hortlak, hayaletler ve
cinlerle ilgili inançlar vardır. Japonlar bu konuda Çinliler’den
etkilenmişlerdir. Genellikle tilki, porsuk gibi hayvan ruhları şeklinde insanda
etkinlik gösterdiğine inanılan kötü ruhları ve cinleri çıkarmak için çeşitli
yöntemler kullanılır. Nichiren mezhebinin böyle tedavi işlerinde ayrı bir yeri
vardır. Tokyo yakınındaki Nakayama köyü bu konuda çok meşhurdur. Bu köyde
Nichiren mezhebine ait bir mâbedde her çeşit kötü ruh ve cin tedavisi yapılır.
Hindistan’da
en eski zamanlardan beri tanrılar, görünmeyen varlıklar, bu arada insanlara
daha yakın varlıklar arasında cinlerle ilgili mitolojik anlatımlar
bulunmaktadır. En eski Hint kutsal metinleri olan Vedalar’da görünmeyen cinnî
varlıklar iki gruba ayrılmaktadır. İnsanlara iyi davranan birinci gruptakiler
gökte bulunur; düşman olanlarsa yeryüzünde, mağaralarda ve yer altında yaşar.
Bunlar insanlarla birlikte hayvanlara da hastalık, sıkıntı ve ölüm getirirler,
hatta ölüm ötesinde bile insanların ruhlarını tâciz ederler.
Hintliler
melek, cin, tanrı kavramlarını birbirine karıştırmışlardır. Onlarda doğrudan
doğruya melek tabiatında varlıklar görülmemektedir. Yukarıdaki iki sınıftan
insana iyi davranan varlıklar her ne kadar cinlerin bir sınıfı olarak
gösterilmekteyse de yarı tanrı durumlarıyla melek kavramına daha yakın
bulunmaktadırlar. Bunlar arasında, insanları zafere ulaştırması için İndra’ya
yardımcı olan rbhular vardır. Sular ve ağaçlarda yaşayan semavî su perileri
olan apsaralar da bunlardandır. Apsaralar zamanla erkekleri güzellikleriyle
çarpan bâkireler haline getirildi. Onların kocaları, semavî ışıktan
vücutlarıyla gandharvalardır. Gandharvalar ise kutsal içki somayı korurlar.
İkinci gruptakiler kötü ve karanlık tabiatlı varlıklardır. Tanrıların,
özellikle İndra’nın ve bütün yaratıkların düşmanı olup karanlık ve ölümle
bütünleştirilen asuralar, yine İndra’ya düşman olan arilerin ineklerini çalan
paniler, bütün insanlara düşman olan yırtıcı hayvan, hortlak veya insan azmanı
şekline girebilen, et yiyen, kan içen “rakşasa” denilen semavî cinler bu kötü
tabiatlı varlıklardandır.
Hint
mitolojisindeki bhutalar, genellikle ölülerin yakıldığı yerlerde bulunduğuna
inanılan cinler veya hortlaklardır. Kırmızı gözlü, duman gibi vücutlu, kanlı
keskin dişli ve korkunç pençeli olarak düşünülen pisakalarla yatudhanalar ve
rakşasalar bir üçlü oluştururlar. İnsanlara ölüm ve hastalık verdiğine inanılan
bu varlıklardan pisakalar insan yiyen cinler olarak da bilinir. Hindistan’ın
kuzeybatısında bu adla anılan ve yamyam olarak bilinen bir kabile de vardır.
Pisakalar
Budizm’de de geçer. Yakhalar da pisakalar gibi Budist kutsal metninde geçen,
ıssız yerlerde yaşayan vahşi bir hayvan ya da kuş şekline bürünerek
meditasyondaki rahip ve rahibeleri rahatsız eden, korkutan cinlerdir. Budizm’de
Mara, kökü cin olan şeytan gibi kutsal hayatı isteyenlere düşman bir varlık
olarak kabul edilir. Pali metinlerinde Buda ile Mara arasındaki mücadelelere
yer verilir. Onun insan veya hayvan şekline girebildiğine inanılır. Böyle tek
bir kötü varlık anlayışı Hint dinlerinde yalnız Budizm’de vardır. Cin konusu
Budist düşüncenin bir ürünü olmayıp aslında Hindistan’ın dinler arası ortak
geleneğidir. Ancak ilk Budizm’de cinler, tenâsüh sistemine göre önceki dünyaya
gelişlerdeki kötü karmanın sonucu olarak görülmüştür. Budizm yayıldığı
yerlerdeki mahallî cin anlayışlarına dokunmamakla beraber dikkatleri ahlâkî ve
psikolojik kötülüklere çekmeyi başarmıştır.
Zerdüşt
eski İran’ın deva denilen tanrılarını cin saymıştı. Zerdüştçü düalizmde
kötülüğün prensibi Gathalar’da druj (yalan) diye adlandırılmıştı. İyilikle
kötülük arasında bitmez bir mücadele vardır. Cinler bu kötü düşünceden, hile ve
yalandan ortaya çıkıyordu. Bundahişn denilen Pehlevî dilindeki eski bir dinî
metinde cinleri ve zararlı hayvanları Ehrimen’in (Zerdüşt zamanında
Angramainyu), yani kötü gücün (şeytan) yarattığına yer verilir. Zerdüşt cinlere
kurban kesilmesini yasaklamıştı. Daha sonra cinlerle ilgili tasnifler yapıldı.
Buna göre baş cin Aesma şiddet, soygunculuk ve şehvet işlerini yürütür
(İbrânîce Tobit’te Asmodoeus olarak geçer). Eski İran cinleri erkek cinsiyetine
sahiptir. Ancak drujdan gelme dişi cinler de vardır. Cinler karanlık ve kirli
yerleri, şimdiki Hindistan Parsileri’nde görülen ve dakhma denilen ölü
kulelerini sık sık ziyaret ederler. Zerdüştî efsanelerde Azhi Dahaka gibi
omuzlarından iki yılan çıkan cinnî devler geçer (bk. DAHHÂK). Zerdüştî
eskatolojide Ohrmazd’ın (önceleri Ahura Mazda) Ehrimen’i yenmesinde cinler de
yer alacaktır. Yine eski İran’da Zerdüşt öncesinde kültü bulunan ve Zerdüşt’ten
sonra Mecûsîlik’te Zerdüştîlik’le birleştirilen Zurvanizm’de şehvet, Âz adlı
dişi bir cinle sembollendirilmişti. Âz Maniheizm’e de geçmiştir.
Türkler’in
müslüman olmadan önceki inançlarına göre bütün dünya ruhlarla doludur ve
dağlar, göller, ırmaklar hep canlı nesnelerdir. Tabiatın her tarafına yayılmış
olan bu ruhlar iyi ve kötü olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır. Tanrı Ülgen’in
emrindeki iyi ruhlar hem onun hizmetini görmekte hem de insanlara yardımcı
olmaktadır. Bu ruhlardan Yayık, Ülgen’le insanlar arasında aracılık yapmakta,
Suyla insanları korumakta ve ileride olacak şeyleri onlara haber vermekte,
Ayısıt ise bereket ve refah sağlamaktadır. Diğer taraftan yer altı dünyasının
prensi olan Erlik’in emrindeki kötü ruhlar ise insanlara her türlü kötülüğü
yapmakta, onlara ve hayvanlara hastalık göndermektedir. Erlik’in karanlık
dünyasına mensup bu ruhlara kara nemeler veya yekler denilmektedir ki yek
Uygurca dinî metinlerde “şeytan” anlamındadır. Kötü ruhlar arasında daima
kavga, ihtilâf ve savaş olmakta, hastalık, ölüm ve yaralar onlar tarafından
yapılmaktadır. Her türlü hastalık ve kötülüğün sebebi sayılan bu cinler şaman
tarafından hasta bedenlerden uzaklaştırılmaktadır (İnan, s. 22-72; ER, XIII,
214).
Yahudilik’te
Bâbil sürgünü öncesi döneminde genel olarak melekler Mezopotamyalılar’dan,
Ken‘ânîler’den geçme münferit cinnî-ilâhî varlıklar (bel, leviathan gibi) ve
kavramlar olsa da bu devrede cinlere ve kötü ruhlara inancın İsrailli’nin
hayatında fazla bir rolü bulunmamaktaydı. Ancak dış etkilerle, özellikle
İran’ın düalist sisteminin tesiriyle iyi ve kötü varlıklar arasında ayırım
başlamış, kötü varlıklar arasında kötü cin ve ruh anlayışı ortaya çıkmıştır.
Rabbiler devresi Yahudiliğinde (Rabbinik Yahudilik’te) cinler Aggada’da
(Haggadah) ileri derecede, Halakha’da ise nisbeten önemli bir duruma sahiptir.
Yahudi
kutsal kitabında iyi olsun kötü olsun bütün ruhanî, mânevî varlıkların
Tanrı’nın kontrolünde olduğu belirtilir (II. Samuel, 24/16-17). Bu metinlerde
şeytan bile insanların Tanrı’ya itaatleri konusunda bir hizmetçi ve elçi olarak
(Eyub, 1/6-12; 2/1-7), yahut ilâhî mahkeme önünde onların sınırı aştıkları
noktalarda bir davacı olarak görülür (Zekarya, 3/1-2). Bununla beraber halk
inanışlarının kutsal kitabı etkilemesine örnek olarak görülebilecek “şedim”
(kötü ruhlar, Tesniye, 32/17) veya “lilit” (İşaya, 34/14) gibi deyimler de
vardır. Bunlardan şedim putperestlerin tanrıları Seirim ile (Levililer, 17/7),
lilit ise Mezopotamyalılar’ın Lilitus’u ile bir tutulur. Bu putperest tanrıları
satir (yarı insan, yarı keçi) ve tüylü olarak tasvir edilmekteydi (İşaya,
13/21). Bunlar yahudilerce harabelerde bulunduğuna inanılan cinnî varlıklar
haline dönüştürülmüştür. Ayrıca yine önemli iki cinnî şahsiyet de Kippur
denilen, kefâret günü günah keçisinin salıverildiği çöllük yerlerde yaşayan ve
Levililer’de (16/8) adı geçen azazel ile (bk. AZÂZÎL) kutsal kitap sonrası
yahudi menkıbelerinde geçen, çocuklara saldırması ve Âdem’in ilk karısı
olmasıyla bilinen dişi cin lilithtir (lilit’in müennesi). Eski Ahid veya yahudi
kutsal kitabında ağrı ve felâket veren (II. Samuel, 1/9), kan emici
(Süleyman’ın Meselleri, 30/15) cinlerden de bahsedilir.
Yahudilerde
Bâbil sürgünü sonrası dinî literatüründe cinlerle ilgili anlatımların çoğaldığı
görülmektedir. Sonraki kutsal metinlerde, apokrif eserlerde ve halk
menkıbelerinde, özellikle kabala denilen mistik gelenekte şekilsiz ve gölge
gibi cinler, adları, özel görevleri bulunan birçok önde gelen cinlerle birlikte
tasvir edilmekte; yarı melek, yarı insan olarak ıssız yerlerde yaşayan,
geceleri hünerlerini gösteren varlıklar kabul edilmekteydi. Bunlar, bedenî ve
malî felâket ve musibetlerle insanları ziyaret edip onları Allah’ın yolundan
saptıran varlıklar olarak düşünüldü. Böylece İran etkisiyle cinler sadece
rahatsızlık, hastalık veren değil aynı zamanda kötülüğe sevkeden kötülüğün başı
şeytanın emrindeki varlıklar olarak düşünülmeye başlandı. Bu temayül özellikle
apokrif metinlerde görülmektedir.
Aggada
ile ilgili gelenekte cinlerin kaynağı hakkında çeşitli varsayımlar ileri
sürülmüştür. Buna göre cinler ilk sebt gününün akşamının alaca karanlığında
Allah tarafından yaratılmıştır veya Âdem’in lilithten zürriyetidir, ya da
kadınlarla cinsî yakınlığa giren kovulmuş meleklerin zürriyetidir (Tekvîn,
6/1-4); başka bir anlayışa göre de şeytanın başkanlığı altında Tanrı’ya isyan
eden kovulmuş meleklerdir.
Klasik
Yahudilik’teki cin kavramının genel mahiyetini en iyi Leviathan
örneklendirebilir. Leviathan, Habeşliler’in yedi başlı dişi deniz canavarı,
daha eski kökeniyle Bâbilliler’in Tiamat’ı ya da Ken‘ânîler’in Lotan’ı ile eş
tutulabilen bir kötülük kaynağıdır; cinnî bir çöl varlığı olan Behemoth (Eyub,
40/15) ve Rahab ile de (İşaya, 51/9; Eyub, 9/13; 89/10) yakından ilgilidir.
Ortaçağ
Yahudiliğinde ve kabalist gelenekte cinler önemli bir yer işgal etmişse de
XVII. yüzyıldan sonra bu literatürde geçmeyen dibbuk denilen ayrı bir cinnî
varlık anlayışı ortaya çıkmıştır. Bu varlık günahları dolayısıyla yeryüzünde
dolaşmayıp yaşayan bir insana girerek onu saptırır. Dibbuku uzaklaştırmak özel
dinî âyinleri gerektirir.
Yahudilik’te
şeytanın cennetten kovulması (Eyub, 1/2), cinlerin başına geçmesi, sonunda
Mihael ve semavî ordu tarafından mağlûp edilmesi (Vahiy, 12/7 vd.) önemli bir
olaydır. Hz. Îsâ dönemi yahudilerinin kabul ettiği diğer bir cin de
Beelzebul’dur. O cinlerin prensi idi (Matta, 10/25).
Hıristiyanlık’ta
cin anlayışı Yahudilik, Maniheizm, gnostisizm, Greko-Romen düşüncesi, yahudi
apokrif ve apokaliptik geleneklerinin bir karışımıdır. Ancak hıristiyan cin
telakkisi daha çok milâttan önce II ve I. yüzyıllardaki yahudi apokrif ve
apokaliptik literatüründen etkilenmiş, meleklerle birlikte yaşayan insan
kızlarından yasak ilişki sonucu bir dev sınıfı oluşup (Tekvîn, 6/2-4; Le livre
d’Hénoch, Bâb 6-7) bunların da zamanla bir kötü ruhlar zümresine dönüştüğü
konusu, Yeni Ahid yazarlarınca şeytan ve emrindeki cinnî topluluk haline
getirilmiştir. Aslında şeytan (satan) apokrif yahudi metinlerinde tedrîcî
olarak kötülüğün kaynağı haline getirilmekle beraber Tekvîn’in 3. bâbındaki
yılanla bir tutulması, Eden bahçesinde ilk insan çiftine günah işleterek
buradan kovulmalarına yol açması ve kendisinin de kovulması Yeni Ahid
devresindedir.
Yeni
Ahid, cinlerin putperestlerin tanrıları olduğunu bildirmekteyse de (Resullerin
İşleri, 17/18; I. Korintoslular’a Mektup, 10/20; Yuhanna’nın Vahyi, 9/20)
onların bedenî ve ruhî hastalıkların kaynağı olduğunu da açıklamaktadır (Matta,
12/28; Luka, 11/20). Yeni Ahid’e göre cinler insanın içine girip hastalık
yaparlar; onlar ancak Tanrı’nın adı anılarak bedenden çıkarılabilir (Matta,
7/22).
Pavlus,
şeytan ve kötü güçlerin kozmik bir tiyatroda, havada, yeryüzünde ve yer altında
iş gördüklerini, şeytanın Îsâ Mesîh’in ikinci gelişinde kötülüğün krallığını
yapacağını yazmıştı (Efesoslular’a Mektup, 2/2). Vahiy kitabında Armageddon
Savaşı’nda iyi ve kötünün nihaî mücadelesi anlatılır. Bununla beraber Origen,
ilk kilisenin cinler ve melekler konusunda ciddi bir doktrin
geliştirememesinden yakınmaktaydı. Tatian cinlerin tabiatı üzerinde dururken
İrenaeus cin ve meleklerin insanla Tanrı arasındaki durumunu tartışıyordu.
Bütün bunlara rağmen ilk Hıristiyanlık’ta daha fazla melek ve ruh üzerinde
durulduğu, cin konusuna pek el atılmadığı görülmektedir.
Asırlar
geçtikçe büyü yapma ve cinleri kullanma uygulamaları artmış, XII. yüzyıldan
itibaren cinler hıristiyan sanatında her çeşit talihsizlik, felâket, sel,
zelzele, ferdî ıstıraplar ve ölümün sebebi olarak tasvir edilmeye başlanmıştır.
IV. Lateran Konsili’nde cinler ve kâfirlerin şeytanla birlikte ebedî cezaya
çarptırılacağı açıklanmış, XV ve XVI. yüzyıllarda cinnî inançlar zirveye
çıkmış, ayrıca Avrupa’da ve daha sonra Amerika’da cadı ve büyücülük büyük bir
ilgi görmüştür. Reformcular da cin inancını kabul ettiler. Ancak ilmî
ilerlemeler sonucu Protestan ülkelerde bu konu eski itibarını kaybetti. Bununla
birlikte cin çıkarma, Protestanlığın bir kolu olan reforme hıristiyan
kilisesiyle doğu kiliselerinde hâlâ uygulanmaktadır.
İslâm
öncesi Arap toplumunun inancında ruhlar âleminin, iyi ve kötü güçlerin önemli
bir yeri vardı. Bazı taş ve ağaçlarda, kuyu, mağara ve benzeri yerlerde insan
hayatına tesir eden varlıkların mevcudiyetine inanılıyordu. Ruhlar âleminin iyi
ve faydalı olanlarını meleklerle cinlerin bir kısmı, kötü ve zararlı olanlarını
da şeytanlar ve cinlerin diğer kısmı teşkil ediyordu. Câhiliye Arapları cinleri
yeryüzünde oturan ilâhlar olarak kabul ediyor, meydana gelen pek çok olayı
onların yaptığına inanıyorlardı. Kur’ân-ı Kerîm’in bildirdiğine göre
Kureyşliler, cinlerle Allah arasında soy birliğinin olduğunu ileri sürüyor
(es-Sâffât 37/158), cinleri Allah’a ortak koşuyor (el-En‘âm 6/100) ve cinlere
tapıyorlardı (Sebe’ 34/41).
Câhiliye
Arapları cinlerin de kabile ve gruplar halinde yaşadıklarına, birbirleriyle
savaştıklarına, fırtına gibi bazı tabii olayların cinlerin işi olduğuna
inanıyorlardı. İnsanları öldürdüklerini, kaçırdıklarını, bazı cinlerin ise
insanlara yardım ettiklerini, cinlerle evlenen insanların olduğunu kabul
ediyorlardı. Cinlerin başta yılan olmak üzere çeşitli hayvanların sûretine
girdiklerine, genellikle tenha, kuytu ve karanlık yerlerde yaşadıklarına,
insanlar gibi yiyip içtiklerine, hastalıkları onların getirdiğine, delilerin
cinlerin istilâsına uğramış kişiler olduğuna inanılıyordu (Câhiz, VI, 164-265;
Cevâd Ali, VI, 705-730).
BİBLİYOGRAFYA
G. Davidson, A Dictionary of Angels, London 1967, s. XI-XXIX, 93.
DCR, s. 229-232.
IDB, I, 817-824.
İbnü’l-Kelbî, Putlar Kitabı: Kitâb al-Asnâm (trc. Beyza Düşüngen), Ankara 1969, s. 16, 49.
Câhiz, Kitâbü’l-Ḥayevân, I, 301-304; VI, 164-265.
Süyûtî, Aḥkâmü’l-cenân, Beyrut 1986.
Bedreddin eş-Şiblî, Ġarâʾib ve ʿacâʾibü’l-cin, Kahire 1983.
a.mlf., Aḥkâmü’l-cân (nşr. Seyyid el-Cümeylî), Beyrut, ts. (Dâru İbn Zeydûn), tür.yer.
Cevâd Ali, el-Mufaṣṣal, VI, 705-730.
Abdülkadir İnan, Eski Türk Dînî Tarihi, İstanbul 1976, s. 22-72.
Riyâz Abdullah, el-Cin ve’ş-şeyâṭîn, Dımaşk 1986.
Ömer Süleyman el-Eşkar, ʿÂlemü’l-cin ve’ş-şeyâṭîn, Küveyt 1404/1984.
D. R. Hillers v.dğr., “Demons”, EJd., V, 1521-1534.
L. H. Gray v.dğr., “Demons and Spirits”, ERE, IV, 565-636.
D. B. Macdonald, “Cin”, İA, III, 192-193.
a.mlf. – H. Massé, “D̲j̲inn”, EI2 (Fr.), II, 560-563.
ER, IV, 284-286; XIII, 208-215.
Bustânî,
DM, VI, 553-558.