Kafirun
suresi, Mekke döneminde nüzul olmuştur. Kafirun suresi, 6 âyettir. Kafirun,
“inkârcılar” demektir.
KAFİRUN SURESİ ANLAMI
Rahmân
ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
De
ki: Ey kâfirler.
Ben
sizin taptıklarınıza tapmam.
Siz
de benim ibadet ettiğime ibadet edecek değilsiniz.
Ben
de sizin taptıklarınıza tapacak değilim.
Siz
de benim ibadet ettiğime, ibadet edecek değilsiniz.
Sizin
dininiz size, benim dinim bana.
1:
De ki: “Ey kâfirler!”
Hitap,
Allah ve Peygamber’e iman etmeyen bütün kâfirleredir. Yani bu, Efendimiz
(s.a.s.) zamanında bulunan kâfirler için geçerli olduğu gibi, kıyâmete kadar
gelecek bütün kâfirler için de geçerlidir. Bir insan, “kâfir” olduğu sürece bu
âyetin muhatabıdır. Küfründen vazgeçtiği an, bu hitabın ayrıştırıcı,
uzaklaştırıcı ve kahredici tesirinden de kurtulur. Böyle bir hitabın hedefi,
iman ile küfrün arasını tam olarak ayırmaktır. Çünkü iki inanç arasında hiçbir
benzerlik yoktur. Aydınlık ve karanlık, gündüz ve gece gibi birbirine tamamen
zıt olan iki şey gibi, iman ile küfür de birbirine zıttır ve asla bir arada
bulunmaz. Bunların arasını telif edip uzlaşmaya gidilmesi mümkün değildir. Bu
sebeple kâfirlere hitaptan sonra onlara bu kesin inancın bir yansıması olarak
şöyle demesini istiyor:
2:
“Sizin taptığınıza ben tapmam.”
3:
“Benim taptığıma da siz tapmıyorsunuz.”
4:
“Bundan böyle ben sizin taptıklarınıza asla tapacak değilim.”
5:
“Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz.”
Resûlullah
(s.a.s.)’in kulluk ettiği ilâh, hiç şüphesiz tek olan Allah Teâlâ’dır.
Kâfirlerin taptığı mabudlar ise, Allah’ın dışında O’na ortak koştukları ve bir
şekilde kendilerine ibâdet edip yalvardıkları ister taştan ister ağaçtan
yapılmış olsun çeşitli putlar, melekler, cinler, nebîler, ölmüş insanların
ruhları, güneş, ay, yıldız, hayvanlar, ağaçlar, nehirler, hayalî tanrılar ve
tanrıçalar olabilir. Aslında onlar Allah’ı da biliyor ve O’na da ibâdet ediyor,
O’na da yalvarıyorlardı. Fakat bu şirkle karışık bir ibâdet olduğu için, makbul
bir ibâdet değildi. Terk edilmesi gereken bir durumdu. Çünkü tevhide inanan
insanın, sadece Allah’a tapması ve O’nun dışındaki tüm sahte ilâhları bırakması
gerekir. Dolayısıyla “Ben sizin taptıklarınıza tapmam” ifadesi içinde elbette
“Allah Teâlâ”yı istisnâ etmek lazımdır.
Bu
âyet-i kerîmeleri birlikte değerlendirdiğimiz zaman şöyle bir mâna
anlamaktayız:
Resûlullah
(s.a.s.), Yüce Allah’ın emriyle kâfirlere, üst üste tekitlerle ne şimdi ne de
gelecekte kesinlikle putlara tapmayacağını, yaşadığı sürece böyle bir şeyin
kendisinden asla sadır olmayacağını ilan eder. Hem ibâdet ettikleri ilâhın, hem
de ibâdet etme şekillerinin, asla uzlaşmayacak biçimde birbirinden tamamen
farklı olduğunu bildirir. Böylece kâfirlerin “belki uzlaşma olur, biz de gönül
huzuruyla putperestliğimize devam ederiz” şeklindeki heveslerini kursaklarında
bırakır. Peygamberimiz (s.a.s.), uzlaşmayı tamamen reddettiği gibi, onları da
İslâm’a davet etmekle birlikte, Allah’a tapıp tapmamakta kendi tercihlerine
bırakmıştır. İsteyen inanır Allah’a kulluk eder; isteyen küfründe devam eder.
Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
“
De ki: «Gerçek, Rabbinizden gelmiştir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr
etsin...»” (Kehf 18/29)
Zaten
bir sonraki âyet bu genel kaideyi beyân etmektedir:
6:
“Artık sizin dîniniz size, benim dinim bana!”
Bu
ifade şu anlama gelebilir: “Benim dinim ayrı, sizin dininiz ayrıdır. Ben sizin
mabudlarınıza tapanlardan değilim. Siz de benim taptığım tek Allah’a
tapmıyorsunuz. Ben sizin mabudlarınıza asla ibâdet edemem. Siz de benim
mabuduma ibâdet için hazır değilsiniz. Onun için benim yolum ve sizin yolunuz
hiç bir zaman birleşmez.” Bu ifade, kâfirlere hoş görünmek için değil,
gittikleri yolda devam ettikleri sürece onlardan kesinlikle beraat ve ilişki
kesmeyi ilan etmek içindir. Aynı zamanda kâfirlerin, din konusunda Allah’ın
Rasulü ve ona iman edenler ile hiçbir zaman uzlaşmayacağını belirtmeyi ve bu
konuda ümitlerini kesmelerini de kapsamaktadır.
Nitekim
bu beraat ilanı, bu sureden sonra nâzil olan Mekki surelerde peş peşe
tekrarlanmıştır. Bu mânada âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:
“Eğer
seni yalanlarlarsa de ki: «Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız sizedir. Siz
benim yaptıklarımdan sorumlu değilsiniz, ben de sizin yaptıklarınızdan sorumlu
değilim.»” (Yûnus 10/41)
“Rasûlüm!
Bütün insanlara şunu ilan et: «Ey insanlar! Eğer benim dinimden herhangi bir
şüphe içindeyseniz, şunu bilin ki, ben sizin Allah’tan başka taptıklarınıza
tapmam. Ben ancak sizin canınızı alacak olan Allah’a kulluk ederim. Çünkü bana,
mü’minlerden olmam emredildi.»” (Yûnus 10/104)
“De
ki: «Bizim işlediğimiz herhangi bir suçtan siz sorguya çekilecek değilsiniz;
biz de sizin yaptıklarınızdan sorguya çekilmeyeceğiz.» De ki: «Rabbimiz
hepimizi bir araya toplayacak, sonra aramızda en doğru bir şekilde hükmünü
verecektir. Çünkü O, hükmünü adâletle verip gerçeği ortaya çıkaran ve her şeyi
hakkiyle bilendir.»” (Sebe’ 34/25-26)
Aynı
üslup Medine döneminde de devam etmiştir:
“İbrâhim’de
ve beraberindeki mü’minlerde sizin için uyulması gereken güzel bir örnek
vardır. Onlar putperest kavimlerine şöyle demişlerdi: «Biz kesinlikle sizden de
sizin Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan da uzağız. Sizi ve bâtıl dininizi
reddediyoruz. Sizinle bizim aramıza, siz sadece tek olan Allah’a iman edinceye
kadar sürüp gidecek bir düşmanlık ve nefret girmiş bulunmaktadır.» Ancak
İbrâhim’in babasına söylediği: «Senin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim;
ancak Allah’tan gelecek bir azabı senden savmam da mümkün değil» demesi örnek
olmaz! Onlar şöyle dua ederlerdi: «Rabbimiz! Yalnızca sana güvenip dayandık,
sana yöneldik. Dönüşümüz de ancak sanadır!»” (Mümtehene 60/4)
Kur’ân-ı
Kerîm’in bu beyânları ve “Artık sizin dininiz size, benim dinim bana!” (Kâfirûn
109/6) ifadesinin mânası, “siz kendi dininize devam edin, ben de kendi dinime
devam edeyim” değildir. Aslında maksat, bütün insanları tevhid dinine ve “De
ki: «Ben, her türlü şirk ve gösterişten uzak durup taat ve ibâdetimi yalnız
Allah’a has kılarak sadece O’na kulluk ederim.»” (Zümer 39/14) âyetinde ifade
buyrulduğu gibi tek olan Allah’a ihlasla kulluğa davettir.
Netice
itibariyle, Kâfirûn sûresinin sonunda Peygamberimiz (s.a.s.)’e izafe edilen
dînden maksat Allah’ın yegane geçerli dîni İslâm olduğunu beyân etmek, bu dinin
mutlaka dünyaya yayılıp hakim olacağını bildirmektir.
KAFİRUN SURESİ HAKKINDA
BİLGİLER
Kafirun
suresi, Mekke döneminde nüzul olmuştur. Kafirun suresi, 6 âyettir. Kafirun,
inkârcılar demektir.
Kafirun Suresinin Nüzulü
Kâfirûn
sûresi, Mushaftaki sıralamada yüz dokuzuncu, iniş sırasına göre on sekizinci
sûredir. Mâûn sûresinden sonra, Fîl sûresinden önce Mekke’de inmiştir.
Medine’de indiğine dair rivayet de vardır (bk. Şevkânî, V, 597). Tefsirlerde
anlatıldığına göre Kureyşliler Hz. Peygamber’den bir sene kendi ilâhlarına
tapmasını, bir sene de kendilerinin onun ilâhına tapmalarını istemişler. Hz.
Peygamber de “Allah’a bir şeyi ortak koşmaktan yine O’na sığınırım!” demiş; bu
defa Kureyşliler, “Bizim ilâhlarımızdan bazılarını istilâm et (öp, el sür), biz
de seni tasdik edip ilâhına ibadet edelim” demişler. Bunun üzerine Kâfirûn
sûresi inmiştir. (Taberî, XXX, 213-214; Kurtubî, XX, 225)
Kafirun Suresinin Adı /
Ayet Sayısı
Kâfirûn
sûresi, adını ilk âyetinde geçen ve “inkârcılar” anlamına gelen kâfirûn
kelimesinden almıştır. “Kul yâ eyyühe’l-kâfirûn, Mukaşkışe, İhlâs, İbadet, Dîn”
adlarıyla da anılmaktadır. Ayrıca İhlâs sûresiyle birlikte bu iki sûreye
“İhlâsayn (iki İhlâs)” adı verilmiştir.
Kafirun Suresinin Konusu
Kâfirûn
sûresinde Hz. Peygamber’in inkârcılarla şirk ve sapkınlıkta birleşemeyeceği
kesin bir üslûpla ifade edilmekte ve inancın şirkten uzak tutulması
hedeflenmektedir.
Kafirun Suresinin
Fazileti
Kâfirûn
sûresinin faziletiyle ilgili olarak Hz. Peygamber (s.a.s.), “Kul hüvellahu ehad
Kur’an’ın üçte birine denktir, Kul yâ eyyühel-kâfirûn ise dörtte birine
denktir” (Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’an 10) buyurmuştur.
Yine
Peygamber (s.a.s.) Efendimiz sahâbeden birine; “Uyumak üzere yatağına
yattığında Kul yâ eyyuhel-kâfirûn sûresini oku; bunu okursan şirk inancına
sapmaktan korunursun” diye tavsiye etmiştir. (Ebû Dâvûd, Edeb 97-98; Tirmizî,
Da‘avat 22)
Kaynak:
kuranvemeali.com

